Arenaya atılan son isimler: Deniz Çakır, Rutkay Aziz, Yılmaz Özdil - Ali Duran Topuz

En az sekiz yıl boyunca, en geç 2010’dan başlayarak her seçimin bir tür referanduma çevrildiğine şahit olduk. Anlaşılan bu seçim, “kültürel iktidar”ın ana tema olacağı bir referandum görünümü alacak. Diğer seçimlerden farklı olarak bu defa bizzat seçmenin ve gayri-siyasi figürlerin “rakip” konumuna yükseldiği bir referandum. Portakal, Akpınar, Gezen ve Çakır’ın “hedef” seçilmesiyle Şişli, Kadıköy, Beşiktaş ve Çankaya seçmeninin “rakip” ilan edilmesi aynı hedefe yönelik işlemler.

Liderler birbirine saydırır, üsluplu üslupsuz, doğru yanlış, haklı haksız, yerli yersiz, saydırır. “Demokrasi” oyununun sadece oy üzerinden oynandığı yerde bu daha da belirginleşir: En çok saydıran değilse bile, söylediği lafı gündemde en çok tutan, sadece seçim itibarıyla “yurttaş” addedilen oy-verenin duygularını en çok azdıran ve iktidarı elinde tuttuğu sürece kime ne vereceği konusunda en çok iştah uyandıran oyunu kazanır. Siyasal sahnede “şerefsiz onbaşı” lafını duyduk, “yavşak” diyeni gördük, “hain” zaten memleketin temel siyasal ürünü, toplumda “alçak”tan geçilmiyor o nutuklara kanarsak, “beceriksiz” filan bugün için iltifat sayılır, hiç değilse insan diye…

Peki liderler, politik teşkilatı olmayan, bireysel şöhreti ve politik eğilimi bilinse bile örneğin kendi tabanından oy kaybına yol açma ihtimali bulunmayan kişilere niye saydırır? Niye hedef yapar? Son bir ay içinde Fatih Portakal ile başladı, Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’a uzandı iş. Şimdi Deniz Çakır meselesi çıktı. Lider “mahkeme”yi gösterince harekete geçen savcıların bağımsızlığını tartışacak değiliz, ondan önce neden bu isimlerin arenada yırtıcılara atıldığını anlamaya çalışalım.

Sadece ‘yanlış anlama, aktarma’ mı?

Neden hedef oldular? Metin Akpınar, konunun cumhurbaşkanına yanlış aksettirilmiş olabileceğini söyledi. Yıldıray Oğur, “kötü imalar, aşırı alınganlıklar ve çarpık/taraflı bilgi kanalları” ifadesiyle “hatalı aksettirme” tezinin (Akpınar’ın sözünü kast etmeden) bir versiyonunu, “birbirine karşı hınç dolu bir toplum” ve “kavgadan beslenenlerin çokluğu” ibareleriyle ortamın bir kötü sonucu olarak dile getirdi.

Gözlem hatalı değil, fakat gerçekten her şey sadece bir “yanlış” anlamanın, gerilimin, kutuplaşmanın ve sert kavganın neredeyse doğallaştırdığı bir yanlış anlamanın sonucu mu?
Portakal, Akpınar ve Gezen’in laflarına bakarsak, “hukuk”un harekete geçmesini gerektirecek hiçbir şey bulunmadığını rahat rahat söyleyebiliriz. Nitekim, Yıldıray Oğur, linkini verdiğimiz yazıda Akpınar ve Gezen’in sözlerinin hukuki anlamı konusunda “iktidar yanlısı” olmasa da “öteki mahalleden” sarih ve ikirciksiz bir “şahitlik” beyanında bulundu.

Devletin bütün güçleri birleşti şükür

Portakal’ın da Akpınar’ın da Gezen’in de sözleri rahatsız edici, can sıkıcı, yersiz, mantıksız filan bulunabilir aleyhte bir yorum yapma çabasına girilecekse, fakat ceza hukukunun devreye girmesi için “hukuk”un tanımının ve yurttaş/yönetici tanım ve ilişkisinin bir hayli değişmiş olması gerekir.

“Standart hukuki işlem” çağını geçeli çok oldu; bu isimlerin hedef haline getirilmesinde ilk görünen şey, neyin hukuka uygun neyin uygunsuz olduğunu belirleme işinin bizatihi devlet başkanının yetkisinde olduğudur. Yani artık kanunilik diye bir prensip geçerli değildir; kanun, liderin söylediğidir. Ayrılık hasreti canlarına tak etmiş olan güçler bir araya getirilmiş, hepsi tek elde toplanmıştır, şükür. Ve her isim telaffuz edildiğinde harekete geçen yargı bürokrasisi, yeni sistemin şıkır şıkır işlediğine dair testten başarıyla geçiyor, anlının akıyla.

Fakat bu güç gösterisinin neden politikacı olmayan isimler üzerinden yürütüldüğü yine de cevapsız kalıyor. Cevap için önce Erdoğan’ın son bir ay içindeki konuşmalarına bakmak işe yarayabilir: Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Kasım 2018 tarihli partisinin grup toplantısındaki konuşma da yer alıyor. Hani (Müjdat Gezen’in cevap verdiği) “Türkiye’nin kaymağını yiyen” ve fakat Türkiye’nin kaderiyle hiç ilgilenmeyen bir seçmen grubunun varlığının ilan edildiği konuşma. Çankaya, Şişli, Beşiktaş, Kadıköy…

Bir de “ülkeye asalak gibi yapışan elitler”den söz ettiği konuşma var, daha yakın tarihli; “kültür hayatının çoraklaşmasının” müsebbibi olarak elitler. Pis insanlar. Bu iki konuşma, Erdoğan’ın daha önce (başarısızlık itirafı olarak) sözünü ettiği “kültürel iktidar” meselesiyle yakından bağlantılı. (Aynı konuşmalar ve temaların politik anlamı açısından etraflı bir tarif ve tasfir için Kemal Can’ın şu yazısına bakılabilir.)

Kurgulanmış politik hamleler

Önümüzdeki yerel seçimin temel temasının “kültür kavgası” biçiminde belireceği anlaşılıyor. Bu durumda Fatih Portakal, medyadaki kültürel iktidarı temin etme hamlesinin hedefi olmuş görünüyor. Metin Akpınar ve Müjdat Gezen ise “ülkenin kaymağını yiyen” ama “kaderine duyarsız” çoraklaştırıcı entelektüelleri temsilen hedef seçilmiş olmalı. Yani bu üç vaka bir yanlış anlama ya da aşırı gergin ortamdaki birilerinin çarpıtılmış bilgi algılaması/yansıtmasının sonuçları değil, bilinçli biçimde kurgulanmış bir politik kararın hamleleri.

Eğer bu doğruysa, Erdoğan’ın öncelikli ve ağırlıklı hedefinde artık muhalefet liderleri değil, “kültürel iktidar” kavgasında sembol değeri olabilecek kişi, grup ya da kurumlar olacağını söyleyebiliriz. Sekiz yıl boyunca, 2010’dan başlayarak her seçimin bir tür referanduma çevrildiğine şahit olduk. Anlaşılan bu seçim, “kültürel iktidar”ın ana tema olacağı bir referandum görünümü alacak. Diğer seçimlerden farklı olarak bu defa bizzat seçmenin “rakip” konumuna yükseldiği bir referandum. İktidar, yakın dönemde zaten kazanamayacağını bildiği Çankaya, Şişli, Kadıköy ve Beşiktaş seçmenini bu nedenle hedef haline getirdi. Zaten kendisine oy vermeyecek ve kendisine oy vereni etkileme imkânı pek olmayan üç ismin hedef olması da aynı nedene dayanıyor.

Duygusal çınarlar üretme siyaseti

Deniz Çakır meselesi de küçük farklarla aynı çerçevede yer alıyor: Deniz Çakır’a yönelik suçlama doğrudan “iktidar”dan gelmiyor, kişisel bir temasın sonucu. Çakır’ı suçlayanların gazetelere yansıdığı ifadelerine bakılırsa olan biten ceza yargısını önceki üç isim kadar bile ilgilendirmez. Başı örtülü kadınlara “Arabistan’a gidin…” demek, dediği doğruysa eğer, lafa muhatap ve şahit olanlar için adapsız, yersiz, mesnetsiz, kırıcı ve üzücü olabilir, incinenler şahsen tahkir edildiklerini düşünüyorsa tazminat davası yolu açıktır, fakat savcının harekete geçmesini gerektirecek hiçbir boyut içermez. Memlekette siyasal nedenlerle yurttaşlara Moskova, Tahran, Arabistan adreslerinin gösterildiği ne ilk ne son vaka bu.

İlk üç isimden sonra gelen bu vaka, “kültürel iktidar” denilen sahada galebe çalmak için olmasa bile şimdiki halde “muktedir”miş gibi gösterilecek kişilerin her fırsatta hedef haline getirileceğinin son örneği oldu. Eğer böyleyse son olmayacak. Zaten, Çakır’ın yanı sıra Rutkay Aziz ve Yılmaz Özdil’in adlarının “faşist” listesine eklenmesi de bu anlama geliyor. Bakalım Akpınar için “isyana tahrik” cürmünü devreye sokan mekanizma Çakır, Aziz ve Özdil için nasıl bir madde icat edecek?

Neticede, “… meşrebi belli cumhurbaşkanını bira içmeye, Mozart dinlemeye zorlamak” az kusur değil.

Siyaseti imkansızlaştırma siyaseti

Ekonominin gidişatından kaygılanan “taban”ın, duygusal çıngarlar üretilerek safları gevşetmemesini engellemenin yöntemlerinden biri bulunmuş gibi duruyor. Böylece, ekonomidir, ekolojidir, hukuktur, adalettir, şehirciliktir… Siyasal tartışma sahasından çıkıyor, gündem sözüm ona “kültür kavgası”yla tamamen doldurulmuş oluyor. Şunu da söylemek lazım: Bu ismi geçen kişiler, “kültürel iktidar” diye bir şey varsa bile, onun ne sahipleri, ne lehdarları ne de elitleridir gerçekten, olsa olsa iktidarın var olduğu sahanın sonuçları, göze çarpan figürleri olabilir. Aslanlara atılmalarını kolaylaştıran da bu zaten.

“Siyaset” böyle devam edecekse, bu seçimde seçmen sadece belediye başkanlarını seçmeyecek demektir, lider de toplumunu seçecektir. Bunun önemli bir alameti de Diyarbakır’da iktidarın gösterdiği adaydır: İktidar (parti değil lider olarak iktidar, çünkü ortada parti filan kalmadı) bir tür “bürokrat” olması gereken “kayyum”u aday göstererek Amed seçmenine teklifte bulunuyor: Ya benim yönetim modelimin seçkin seçmeni olarak sana gösterdiğimi seçersin ya da yeni “kayyum”a razı gelirsin. Hal böyleyse, seçimden sonra “kaymakçı” dört ilçe, “Kürtçü” bir (ya da birçok) il kaybedilse bile kimi “millet” sayacağına kimi saymayacağına dair hatları daha da belirginleşmiş bir harita kalacak iktidarın elinde.

Gazete Duvar / 09.01.19