“Bolivarcı devrim”in 20. yılında... Venezuela, Chavezcilik ve emperyalist kudurganlık - A. Engin Yılmaz

“21. yüzyıl sosyalizmi” adına yapılan, kapitalizmi kısmi reformlara tabi tutmaktı. 20 yıllık “Bolivarcı devrime” rağmen kapitalist mülkiyet ilişkileri ve burjuva devlet aygıtı yerli yerinde duruyordu. İşbirlikçi büyük burjuvazi ve kimi sınırlamalara rağmen emperyalist tekeller ülkenin gerçek iktidar sahipleri olmayı sürdürdüler.

“Bolivarcı devrim” 20. yılında emperyalizmin kapsamlı kuşatması ve saldırısıyla karşı karşıya bulunuyor. Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton tarafından “zorba üçlü” olarak tanımlanan Venezuela, Küba ve Nikaragua şahsında ABD, namlularını Latin Amerika’ya yöneltmiş durumda. Yıllardır ekonomik ambargoyla kuşatılıp nefessiz bırakılan, bu yolla yıkılması hedeflenen Venezuela’daki Bolivarcı yönetim, darbe dahil yeni bir saldırının somut hedefi durumunda.

ABD, Chavez’in iktidara gelmesinin hemen ardından açık bir darbe girişiminde bulunmuş, bu saldırı emekçi kitlelerin militan desteğiyle püskürtülmüştü. ABD’nin yeni saldırı dalgası Chavez’in ölümünün ardında iktidara gelen Maduro’ya karşı başladı. Son birkaç haftadır bir dizi kirli oyun, amerikancı muhalefetin başı olan kukla Guaido üzerinden yürütülmektedir.

Önce ABD kuklası Guaido, 10 Ocak 2019’da yeni dönemine başlayacak olan Maduro’yu gayri meşru, kendisini ise “geçici devlet başkanı” ilan etti. Ardında Trump, “Juan Guaido’yu, Venezuela Geçici Devlet Başkanı olarak resmen tanıyorum” twittini paylaştı. Bu, hazırlıkları önceden yapıldığı anlaşılan Amerikancı darbenin başlangıcı oldu. AB’nin yanı sıra Latin Amerika’nın bir dizi işbirlikçi rejimleri ile Kanada, ABD’nin yanında saf tuttu. Baskı, şantaj ve kudurganlık giderek arttı.

Venezuela’yı “ABD’nin ulusal güvenliğine ve dış politikasına yönelik olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlayan ABD, yirmi yıldan beridir bu ülkede askeri darbe, iç savaş ya da doğrudan ABD müdahalesi için koşulları yaratma peşinde. Bu amaçla Venezuela ordusundaki yüksek rütbeli komutanlara darbe çağrısı yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Venezuela’yı askeri saldırıyla tehdit ediyor. Her gün darbe çağrısını yineleyen amerikancı muhalifler ise, düzenlenen mitinglerde Venezuela bayrağını indirerek ABD bayrağını göndere çekiyor, kalabalığın önünde toplandığı platformun dev ekranına ABD ve İsrail bayraklarını yansıtarak, soysuzlaşmada sınır tanımıyorlar.

Gelinen yerde, ABD askeri müdahaleye, Maduro yönetimi ise savaşa hazırlandığını açıkladı. Önümüzdeki günlerde kavga daha da şiddetlenecek, abluka ve saldırılar daha da yoğunlaşacaktır.

Kıtada yükselen sol dalga ve gelinen aşama

1980’li yıllardan itibaren Amerikancı faşist rejimlerin zorbalığı ve neo-liberal saldırı politikaları Latin Amerika’nın işçi ve emekçilerinin yaşamında ağır bir yıkım yaratmıştı. Bu durum emekçi kitlelerde büyük bir hoşnutsuzluk ve mücadele enerjisi biriktirmiş, 1990’larda adeta patlamalar biçiminde dışa vurmaya başlamıştı. 1994’te Meksika’da EZLN’in başlattığı silahlı isyan, 1997’de Ekvator’da devlet başkanının devrilmesiyle sonuçlanan ayaklanma, 1998’de Venezuela’da Chavez’in iktidara gelmesiyle, kıtadaki gelişmeler yeni bir boyut kazanmıştı.

2000’li yıllarda ise hemen tüm kıta, işçi direnişleri, toprak işgalleri, sokak ve barikat savaşları ve yerli halkın isyanlarıyla zengin ve yaygın sosyal mücadelelere sahne oldu. Gelişip güçlenen mücadeleler sol bir dalgaya dönüşerek iktidar değişiklikleriyle sonuçlandı.  Venezuela’da Hugo Chavez’in iktidara gelmesini, Bolivya’da Evo Morales, Ekvator’da Rafael Correa, Paraguaya’da Fernando Lugo, Brezilya’da Lula ve ardından Dilma Rouseff, Uruguay’da Jose Mujito, Nikaragua’da Daniel Ortega, Peru’da Otola Humala iktidarları izledi.     

2000’li yıllarda militan toplumsal mücadeleler üzerinde yükselerek parlamenter başarılar elde eden ve iktidara gelen bu “sol” popülist güçler, Latin Amerika’da ağır sosyal yıkım saldırılarının yarattığı, kitlesel boyutlar kazandığı yoklukla, yoksullukla, açlıkla, işsizlikle ve sosyal sorunlarla mücadeleyi hedef olarak belirlediler. Bu doğrultuda kimi adımlar atmayı da başardılar. Neoliberal saldırıların baskısı altında bunalmış kitleler bu reformlarla bir nebze nefes alabildikleri ölçüde bu hükümetleri desteklemeyi sürdürdüler.

Ne var ki bu sol hükümetler mülkiyet ilişkilerine, sermayenin iktidar araçlarına dokunmaya hiçbir biçimde niyetli değillerdi. Programları ve ufukları kapitalizmin kötülüklerini törpülemeyle sınırlıydı. Belli reformlara dayalı iyileştirmelerle toplumsal sorunlara çözüm üretmek mümkün değildi. Sonuçta büyük umutlarla kendilerini iktidara taşıyan emekçilerin çıkar ve özlemlerine yanıt veremediler. Giderek kitlelerin desteğini yitirdiler. Bu süreçte sistematik bir şekilde emperyalist müdahalelerin ve işbirlikçi “muhaliflerin” onursuz çabalarının da hedefi oldular. Ekonomik krizin yol açtığı sosyal sorunları ve derinleşen yoksulluğu istismar eden amerikancı rejimlerin işbaşına gelmesinin zeminini hazırladılar.

Amerikan emperyalizminin siyasi-ekonomik hegemonyasına karşı sınırlı adımlar, neo-liberal yıkıma karşı güdük sosyal politikalar çözüm olamazdı ve olamadı. Köklü iktisadi, siyasi ve toplumsal sorunların yerli yerinde durması, emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu büyüterek, gerici sağcı akımların yükselmesini kolaylaştırdı.

Bugün kıta genelinde gerici sağcı dalga yükseliş içindedir. Arjantin, Venezuela, Bolivya, Ekvator, Şili, Brezilya, Peru, Kolombiya ve Paraguay bunun örnekleridir. Emekçilerin hoşnutsuzluk ve arayışı devrimci bir temelde kucaklanmadığı sürece, bu sürece karşı durmak kolay olmayacaktır.

Bu durum, bölgenin en ileri özgün deneyim olan Hugo Chavez liderliğindeki Venezuela için de geçerlidir. Kitlelerin güçlü militan desteğiyle iktidara gelen ve bu sayede amerikancı darbeyi püskürtüp ayakta kalan Hugo Chavez, “Bolivarcı devrimi” sosyalizm yönünde ilerleterek, “21. yüzyıl sosyalizmi”ni kuracağı iddiasındaydı. Ancak sürece yön veren niyetler değil katı gerçekler olmuştur.

Venezuela deneyimi ve kaçınılmaz yol ayrımı

Chavez, militan kitle desteğini arkasına alarak halkçı sosyal reformları hayata geçirdi. Petrolün kamulaştırılması, toprak reformu, yoksulluğa karşı mücadelede önemli adımların atılması, emekçi kitlelerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, sağlık, eğitim ve barınma konusundaki anlamlı başarılar vb., emekçilerin “Bolivarcı iktidar”a olan umutlarını ve desteğini güçlendirdi. Bunlar emperyalist yağmanın sınırlandırılmasıyla birleştirildi. ABD’ye kafa tutuldu, Küba desteklenerek üzerindeki kuşatma yarıldı. Kıtadaki “sol” hükümetlerle cepheden dayanışıldı, sol ajitasyon etkin şekilde kullanıldı, vb...

Bu ilerici-halkçı adımların önemi küçümsenemese de, bunların anti-kapitalizmle, sosyalizme yürüyüşle uzaktan yakından alakası yoktu. “21. yüzyıl sosyalizmi” adına yapılan, kapitalizmi kısmi reformlara tabi tutmaktı. 20 yıllık “Bolivarcı devrime” rağmen kapitalist mülkiyet ilişkileri ve burjuva devlet aygıtı yerli yerinde duruyordu. İşbirlikçi büyük burjuvazi ve kimi sınırlamalara rağmen emperyalist tekeller ülkenin gerçek iktidar sahipleri olmayı sürdürdüler. Bunları aşma niyet ve perspektifi hiçbir zaman sözkonusu olmadı. Dolayısıyla “21. yüzyıl sosyalizmi” kıtadaki en ileri örneği üzerinden bile sol sosyal demokrat bir çizginin ötesine geçemedi.

Bu gerçeklere rağmen, atılan sınırlı adımların solda büyük hayallere ve umutlara konu olduğu, parlamenter hevesleri güçlendirdiği biliniyor. Oysa kıtadaki sol dalga ve en ileri örneği Venezuela, parlamenter mücadelenin değil, tersine parlamento dışı militan kitle mücadelelerinin bir ürünüydü. Kıtadaki hükümetler bu dalga üzerinde iktidara gelebilmişlerdi. Ancak, işçi sınıfı ve emekçi kitlelere kurtuluş reçetesi olarak sunulan “Bolivarcı devrim” programı dört dörtlük bir liberal-reformist programdı. Söz konusu akımların sınıfsal konum ve özlemlerinin ifadesiydi. Bunun içindir ki, kapitalist üretim ilişkilerine, işbirlikçi büyük burjuvazinin ve emperyalist tekellerin egemenliğine, burjuva devlet aygıtına dokunmadılar. Bunların yerli yerinde durduğu koşullarda “21.yüzyıl sosyalizmi” fanteziden öteye gidemezdi. Bolivarcı devrimin mütevazi reform adımları bile işbirlikçi burjuvazinin ve emperyalizmin düşmanlığını kazanmaya yeterliydi ve sınırlarının aşılmazına izin verilemezdi. Dolayısıyla gelişmelerin kendi sınırlarına dayanması ve bugünkü akıbetle yüz yüze kalması kaçınılmazdı. Kapitalist mülkiyet ilişkilerine, egemen sınıf iktidarına dokunulmadan “21. yüzyıl sosyalizmi”ne yürümek olacak şey değildi.

“Fakat bu kararsız konum ve dengenin uzun dönemli olarak böyle sürmesi mümkün değildir. Venezuela’da temel çatışma er geç gündeme gelecektir. Sonuçta ya emekçi kitle hareketinin kabaran dalgası bugünkü çizgiyi aşarak mülkiyet ve sınıflar düzenini hedef alacak, devlet aygıtını parçalamaya yönelecek ve olaylar gerçek bir toplumsal devrime evrilecektir; ya da Amerikan emperyalizminin ve kıta gericiliğinin çok yönlü desteğine sahip burjuva karşı-devrimi kesintisiz biçimde kovaladığı başarıyı sonunda nihayet elde edecek, böylece Chavez’in sınırlı reformlarını silip süpürecektir. Bugünkü ara ve iğreti konumda uzun dönemli olarak durulamayacağını önemle göz önünde bulundurmak, Venezuela’dan olup bitenleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan her gerçek devrimcinin görevi olmalıdır.” (Yeni bir yılın başında dünyada durum, Ekim, Sayı: 244, Ocak 2006) 

Venezuela hedef tahtasında!

Yıllardır ABD’nin açık hedefi olan Venezuela bugün ciddi bir krizle karşı karşıya. ABD’nin tüm çabalarına rağmen deviremediği Chavez’den sonra Maduro’nun temsil ettiği Bolivarcı yönetim, ekonomik kriz derinleştirilerek içeriden çökertilmek isteniyor. Kirli yöntem ve provokasyonlarla bugüne kadar istenen sonuç elde edilemediği için, Venezuela artık ABD emperyalizminin darbe ya da askeri operasyonunun hedefi durumunda.

Petrol fiyatlarının düşmeye başlaması Maduro döneminde ekonomik krizin derinleşmesine yol açtı. ABD’nin ekonomik yaptırımları durumu daha da ağırlaştırdı. Sefaleti derinleşen emekçi halk kitleleri en temel ihtiyaç maddelerine bile ulaşamıyorlar. ABD ve Venezuela’nın işbirlikçi burjuvazisi bunları istismar ederek, Maduro’yu bu durumdan sorumlu tutuyorlar. Sözüm ona “demokratik düzenin restorasyonu” ve “halkı diktatörden ve açlıktan kurtarmak” sahtekarlığıyla Maduro’yu devirmek için çırpınıyorlar.

Emperyalist propaganda makinesinin iddia ettiğinin tersine, yaşananların sorumlusu, Maduro ve “21. yıl sosyalizmi” değil, Venezuela burjuvazisi ve ABD emperyalizmidir. Bolivarcı iktidar ve Maduro ancak, ülkede yaşanan sorunların asıl sorumlusu olan kurulu kapitalist düzenin temellerine dokunmadığı, onu aşma iradesi ve perspektifine sahip olmadığı için eleştirilip suçlanabilir.

ABD emperyalizminin gerekçeleri tiksindiricidir. Onun asıl amacı kıtada diken kabul ettiği rejimleri tasfiye ederek kıtayı arka bahçesi yapmaktır. Venezuela’nın petrolüne, gazına, altınına ve öteki zenginlik kaynaklarına el koymaktır. Rakiplerinin bölgedeki etkinliğini kırmaktır. Venezuela’yla ekonomik ve siyasi bağlar kurmuş olan ve bunu güçlendirmek isteyen Rusya ile Çin’in kıtadaki etkisini zayıflatmaktır.

Venezuela’daki gelişmeleri istismar eden ve bunu Venezuela şahsında tüm kıtaya karşı entrika, darbe ve askeri müdahale için dayanak olarak kullanmaya çalışan Amerikan emperyalizmi, tarihin gördüğü en kitlesel kırımlarının dolaysız sorumluluğunu taşımaktadır. Kendisine uşaklık yapmayan rejimleri diktatörlükle suçlayan ABD, Latin Amerika’daki diktatörleri bizzat işbaşına getirendir. Onun bütün bir tarihi, iğrenç yalanlarla dünyanın dört bir yanında vahşi katliamlar gerçekleştirmenin, ülkeleri harabeye çevirmenin tarihidir.

Öte yandan, Washington’un saldırganlığı karşında Maduro’nun yanında saf tutan Rusya ve Çin de tümüyle emperyalist hesaplar ve çıkarlar peşindedir. Onlar, samimi dayanışma duygularıyla değil, Venezuela’nın zenginlik kaynaklarıyla, kendi stratejik hesaplarıyla, hegemonya kavgasıyla ilgilidirler.

Venezuela ABD emperyalizminin işbirlikçi muhalefetle birlikte kendisine yönelttiği saldırıyı püskürtülebilecek midir, bu henüz belli değil. Maduro, “Onların istediği, darbelerin, kendi boyundurukları altında çalışan ve doğal zenginliklerimizi kullanan hükümetlerin olduğu 20. yüzyıla dönmek. Bu imkânsız. Latin Amerika ve Karayipler ABD’nin arka bahçesi olamaz” demektedir. Ancak, emperyalist abluka nedeniyle alabildiğine derinleşmiş bulunan ekonomik kriz koşullarında, bunu “imkânsız” kılmanın zemini giderek zayıflamaktadır.

Gelinen yerde Bolivarcı yönetim aşılması zor güçlüklerle yüzyüzedir. Gemi azıya almış bulunan iğrenç saldırganlığa karşı kitleleri harekete geçirmek kuşkusuz önemlidir fakat kendi başına yeterli değildir. Venezuela’yı bugünkü haydutça saldırıya açık hale getiren, Bolivarcı yönetimin yukarıda işaret ettiğimiz yapısal zaaflarıdır. Mevcut sistemin temellerine dokunulamamış, özel mülkiyet düzeninin tasfiye edilememiş olmasıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuva iktidar aygıtının yerli yerinde durmasıdır. Bu zemin üzerinde kısmi reformlarla sosyalizme yürümek bir yana, bugüne kadarki kazanımları korumak bile olanaklı olamamaktadır.

Dolayısıyla, bugün yaşanan büyük bir açmazdır. Fakat yazık ki Bolivarcı iktidarın yapısal olarak bunu aşma yeteneği yoktur. Sınıfsal ara konumu bunun önünde yapısal bir engeldir. Dahası, Venezuela’da sosyalizme ilerlemek, ancak bu ara konumun devrimci yoldan aşılması ölçüsünde olanaklıdır.