Sinan yoldaşın ardından... Yarım asır taşıdığın kızıl bayrağı yükseklerde tutacağız!

Merak etme Sinan yoldaş, sevdiğin türküde de söylendiği gibi, devrimciler melanet hırkasını giymeye devam edecek, Drama Köprüsü dar da olsa geçilecek! Ektiğin tohumlar yeşermeye devam edecek. Yarım asır taşıdığın kızıl bayrağı, partimiz ve biz yoldaşların yüksekte tutmaya devam edeceğiz.

Sinan yoldaş,

Benim gibi kavganın hep kenarından yürümüş birisi için, senin gibi mücadelenin hep önünde ve merkezinde bulunmuş, bu uğurda sayısız acı ve zorluğu göğüslemiş, fedakar bir yarım asırlık devrimci çınarın ardından konuşmak gerçekten çok güç.

Sen en ufak bir gelişmeyi kolektif bir örgütleme aracı olarak gördüğün parti yayınlarına yansıtmayı çok önemserdin. Bu yüzden ben de seninle yaşadığım döneme ilişkin duygularımı paylaşmayı senin anına bağlılığın bir gereği olarak görüyorum.

Kışın erken bastırdığı soğuk bir sonbahardı Almanya’ya geldiğimde. Hapis cezamın kesinleşmiş olması benim için “iyi bir bahane” olsa da esasta bir kaçıştı. Geleneksel sol hareketlerden birinden kopup gelmiş, hayal kırıklıkları ve umutsuzluk içindeydim. Burada devrimcilik yapmayı bir nevi ikiyüzlülük görüyor ve susup kenara çekilmeyi düşünüyordum. Seninle tanışmamız tam böyle bir dönemde oldu

2000 ölüm oruçları dönemiydi. Hemen her gün bir yerlerde eylem ve yürüyüşler vardı. Kendimi bu hareketli sürecin içinde buldum. Yine gittiğimiz bir eylemin konuşmacısıydın. Üstünde, seni olduğundan daha uzun gösteren bir palto vardı. Çok etkileyici bir konuşma yapmıştın. Yine herkesin sana bir şeyler danıştığı dikkatimi çekmişti. O zaman seni tanıyan yanımdaki akrabama senin kim olduğunu sorduğumda, bu bizim “kara dayı” demişti.

Bu lakap ilk başta epeyce tuhafıma gitmişti. Ama sonradan bu lakabın politik bir geçmişi olduğu bana anlatıldığında, hoşuma gitmiş ve çok gülmüştüm. Mitingden sonra şahsen de tanışmıştık. Sende ilk dikkatimi çeken şey mütevaziliğin, güler yüzlülüğün ve esprilerindi. Lakabındaki dayı kısmını gayri ihtiyari Kürtçe’ye çevirmiş ve sana “xalo” diye hitap etmiştim. Daha sonra bu hitap yaygınlaştı ve birçok yoldaş “xalo” diye hitap etmeye başladı.

Yine bir gün kaldığımız evde gece böbrek ağrın tutmuştu ve sen acıdan kıvranmana rağmen birazdan geçer deyip hastaneye götürülmeyi reddetmiştin. Fakat ısrarlarımız sonucu hastaneye gitmeyi kabul etmiştin. Acıya dayanıklıydın, daha doğrusu başkalarının acılarını kendininkilerden daha çok önemsiyordun. Birkaç gün sonra seni aradığımda, “sen beni niye burada bırakıp gittin?” demen içimi burkmuştu.

Daha sonra yoldaş olduk seninle. Köln’de küçük bir derneğimiz vardı. Yeni örgütlediğin veya bir araya topladığın birkaç kişi ile daha büyük bir yere geçme derdindeydin. Kitlemizin ve olanaklarımızın darlığı bizi ürkütüyordu. Hiçbirimiz buna cesaret edemiyorduk. Fakat sen her zamanki gibi koşullara meydan okumuş, daha büyük bir yer bulmuş ve işlemlere başlamıştın. Biz de çaresiz seni takip etmek zorunda kalmıştık. Daha sonra, çok çeşitli güçlüklere rağmen bu kurum aracılığıyla epeyce anlamlı şeyler yapmıştık.

Yine ölüm oruçları döneminde Strasburg’da merkezi büyük bir açlık grevi çadırı kurulmuştu. İrili ufaklı her örgüt ve çevrenin olduğu kalabalık bir çadırdı. Kürt hareketi, kendisinden ayrılmış ve cezaevinde şehit olmuş iki devrimcinin resimlerinin çadıra asılmasına karşı çıkmıştı. Sen toplantıda çok kararlı bir şekilde bunun kabul edilemeyeceğini, eğer bunda ısrar edilirse çadırdan ayrılacağımızı söylemiştin. Daha sonra bu bir krize dönüşmüş ve o çadır dağılmıştı. O esnada basından kişilerin senle görüşmek için sıraya girdiklerine tanık olmuş, seninle çok gurur duymuştum.

Birlikte çalıştığımız dönemde bizler güçlükler karşısında yılıp karamsarlığa düştüğümüzde, sen bize her defasında bir çıkış yolu buluyor ve bize yeniden umut aşılıyor, motive ediyordun. Emek verdiğin bazı yoldaşların bizi terk etmesine çok üzülüyordun fakat her seferinde insanlara yeniden aynı heyecanla emek vermeye, onları ilerletmeye gayret ediyordun.

İçimizdeki en dar gelirli yoldaş sen olmana rağmen, gazete parası, aidat ve bağışlarını hiç aksatmaz, zamanında verirdin. Hatta bazen eksik verilmesin diye başkalarının yerine bile verirdin.

Neşen ve esprilerin bizim için vazgeçilmezdi. Müthiş bir gözlem, benzetme ve taklit yeteneğin vardı. Çocukları bile taklit edebilirdin. Toplumdaki çeşitli karakterleri doğup büyüdüğün küçük köyündekilerle karşılaştırmana katıla katıla gülerdik. Derneğimizin, sırf senin tatlı sohbetin için gelen müdavimleri vardı.

Büyük-küçük ayrımı yapmadan her işe el atar, yardım ederdin. Az önce konuşmacısı olduğun toplantının ardından, az sonra seni sandalye toplarken veya elinde süpürge ile yerleri süpürürken görmek mümkündü. Bu sende çok doğal bir davranış biçimiydi. Zaten mütevazilik senin en ayırdedici özelliğindi.

Bir de bilgisayarda yazı dikte ettirmelerin vardı. Volta ata ata saatler süren yazı yazdırmaların vardı bize. Çoğu zaman bunu bıkkınlık veren bir angarya gibi görsek de farkında olmadan çok şey öğretti bize. Yazı yazmayı ve haber yapmayı senden öğrendik.

Sıkı bir Beşiktaş taraftarıydın. Fırsat buldukça maçlarını heyecanla izlerdin. Bir keresinde seninle Beşiktaş-Diyarbakır maçını izlemiştik. Diyarbakır gol atınca ben de gayri ihtiyari sevinmiştim. Senin bana kızdığını ve bana “sen niye bu kontra takımını tutuyorsun ya!” dediğini hiç unutmuyorum.

Müthiş bir hafızan vardı. Bir telefon defteri genişliğinde numarayı ezbere bilir, bir navigasyon gibi yolları iyi çıkarırdın.

Bir eve gittiğinde, o evdeki kadın, erkek, genç ve çocuk herkesle ayrı ayrı ilişki kurmayı becerebiliyordun. Çocukların sevimli dayısı/xalosuydun. Cenaze törenindeki her kuşaktan insan çeşitliliği bunun göstergesiydi.

Bir dava adamıydın ve her olanağı davanın emrine sunmak derdindeydin. İleri-geri herkesle bir şekilde ilişki sürdürüyordun. Dışardan bakınca bu bazen uzlaşmacılık gibi gelebilirdi ama senin derdin başkaydı. Sen karıncadan yağ çıkarma derdindeydin.

Hataların karşısında, fedakarlığına bakarak eleştirmeye kıyamazdık seni. Fakat eleştirdiğimizde de mahçup olur, olgunlukla karşılar, dikkate alır, üzerine düşünür ve gereğini yapma uğraşı verirdin. Sen de başkalarını eleştirirken asla sekter değildin. Hata ve zaaflarımız karşısında kolay eleştirmez, anlamaya çalışır ve sabırlı davranarak kendiliğinden düzeltmemizi beklerdin.

Cenaze töreninde dile getirildiği gibi, “partisinin Sinan yoldaşı, sol hareketin Sinan hocası, sevenlerinin Kara dayısı/ Xalo’su” yok artık. Biz şimdi kime yakınacağız? Bir iş aksadığında topu kime atacağız? Baş edemediğimiz bir sorun olduğunda kime danışacağız? Gece ve etkinliklerde kim kapıda telaşlı telaşlı duracak?

Geride bıraktığın derin boşluk kolay doldurulmaz Sinan yoldaş. Bir omzumuz eksik yürüyeceğiz sensiz artık. Fakat biliyoruz, sen sonuna kadar dik duran devrimciliğin, bilgeliğin, ince mizahın, emeğin ve bize öğrettiklerinle hep omuz başımızda olacaksın.

Merak etme Sinan yoldaş, sevdiğin türküde de söylendiği gibi, devrimciler melanet hırkasını giymeye devam edecek, Drama Köprüsü dar da olsa geçilecek! Ektiğin tohumlar yeşermeye devam edecek. Yarım asır taşıdığın kızıl bayrağı, partimiz ve biz yoldaşların yüksekte tutmaya devam edeceğiz.

İyi ki seni tanımışım Sinan yoldaş, bana çok şey öğrettin. Anın önünde saygı ile eğiliyorum!

Seni, mütevaziliğini yansıtan, gösterişsiz ve hepsi de gri olan o ceketin, kumaş pantolonun ve süveterinle hep hatırlayacağız Xalo. Asla unutmayacağız!..

Almanya’dan bir yoldaşın