AKP şefinin Metin Akpınar-Müjdat Gezen davası… Sanata ve sanatçıya saldırılar

Gerçek sanatçının görevi, zorbaların karşısında onuruyla dimdik durmak ve kaderini işçi ve emekçilerin mücadelesi ile birleştirmektir. Sanatçılar emeğin kızıl bayrağı altında birleşmedikleri sürece ne sanat özgür olabilir ne de sanatçı.

Kendisini sanat, spor, siyaset, hukuk vb. gibi birçok alanın otoritesi olarak gören bir diktatör ve iktidar ile karşı karşıyayız. Kendisini her şeyin başı sonu sayan AKP şefi, “sanat otoritesi” olarak da kimseye göz açtırmıyor. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun birçok kesimini baskı altında tutmaya çalışan “sanat otoritesi” kadına, çocuğa, doğaya, hayvana, sanata düşmanlıkta rakip tanımıyor.

Tiyatro oyunlarını yasaklayan, opera ve balenin üzerinde baskı kuran, karikatüristlere, sanatçılara saldıran “sanat otoritesi”, kendisini eleştiren herkese parmak sallamaya, mahkemelerin-hapislerin yolunu göstermeye devam ediyor.

Tayyip Erdoğan ve yardakçılarının Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e saldırıları, bunun son halkası oldu. Barış Atay, Pınar Aydınlar, Levent Üzümcü ve adını saymakla bitiremeyeceğimiz birçok sanatçıya saldıran “sanat otoritesi” belli ki kendi iktidarının sarsılmasından son derece korkuyor. Direk kendi adı verilmeden yapılan genel eleştirilerde dahi alınganlık gösterip saldırması, aslında kendisini çok iyi tanımasından ve eleştirilerin olabildiğince isabetli olmasından kaynaklanıyor. Normalde herhangi bir eleştiri karşısında rahatlıkla, “Bu söylenilenlerin benimle alakası yok” türünden rahat bir tavır sergilenebilmesi gibi bir seçenek varken, eleştiriler karşısında saldırganlaşması, eleştirilere konu edilen kötülüklerin sermaye diktatörü tarafından sahiplenildiğini gösteriyor.

Bir kişiden bahsediyor olsak da bu tutum ve davranışlar aslında din istismarcısı iktidar ve devlet şahsında genelleşmiştir. Kendinden olmayana veya en cılız muhalefete dahi saldırmak AKP’nin tepesinden alt kademe yöneticilerine, hatta dağıtılan sadakalara tav olan mahalleli AKP destekçilerine kadar tüm gerici bünyeye bir virüs gibi yayılmıştır. Kültür Bakanından Diyanet İşleri Başkanına, AKP’li belediye başkanlarından parti yöneticilerine kadar her kademede sanat eserleri ve sanatçılar hakkında saldırgan söylemler aldı başını gidiyor.

Yargı da boş durmuyor tabii, “sanat otoritesi”nin ucube söylemini emir telakki ediyor. Tepeden tırnağa yasakçı tutum içerisindeki iktidarın şefi, bir programda faşizme karşı düşüncelerini ifade eden Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’a saldırarak sözde hukuk insanlarını “görev”e çağırınca, rezalet manzumesine yeni satırlar ekleniyor. Ve sermayenin diktatörü tesadüfen aynı günlerde hiç utanıp sıkılmadan “En tam demokrasinin uygulandığı az sayıdaki ülkeden biriyiz” diye buyuruyor.

Böylesi bir düzende sanatçı olmak bedeller ödemeyi gerektiriyor. Sınıf ve kitle hareketinin son derece geri olduğu bir dönemde aydın ve sanatçıların düzen içi muhalefetleri dahi hedef zorbalığın hedefi haline gelmelerine yetiyor. Fakat bunun böyle olması saray soytarısı olunmasını meşru kılmaz. Ya da Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in saldırıya uğradığı günlerde Mazhar Alanson gibi inceden inceye din istismarcılarıyla köprüler döşemenin (“Yandım” şarkısına dair açıklamalar vb.), “sanatçı”lıkla bir alakası kurulamaz.

Günümüz Türkiye’sinde muhalif olmak, iktidarın baskılarını teşhir etmek, işçi ve emekçilerin yaşamlarında karşılaştıkları sorunları işlemek kendi başına bir sanatçıyı güçlü kılmıyor. Sanatçı kaderini işçi sınıfının kurtuluş mücadelesiyle birleştirmedikçe, kendisinin saldırılar karşısında dik durması zorlaşıyor. Ayrıca aydın-sanatçı duruşu işçi ve emekçilerin mücadelesi ile birleşmediği sürece eleştiriler daha elit kalmakla da kalmıyor. Bu durumda hem emekçiler sanatçılarla empati kuramıyor hem de saray soytarılığına –istense de istenmese de- kapı aralanmış oluyor. Düzen sanatçılığının en iyi halinde dahi despot bir iktidarın saldırılarına karşı titrek ve arada kalan tutumların ötesine geçilemiyor.

Açık ki faşist tek adam diktası “Beni ipe götürecekmiş” söyleminden de anlaşılacağı üzere son derece korkuyor. Zaten zorbaların böylesine saldırgan ve baskıcı olmaları derin korkularının ürünüdür. Düzenin temsilcileri de çok iyi biliyor ki bir magmanın üzerindeler ve patlama anını bekliyorlar. Efrîn işgali oluyor, ses çıkaranları “vatan haini” ilan ediyorlar, Havalimanı işçileri çalışma koşullarına karşı eylem yapıyorlar, yanıt yayın yasağı… Kıvılcımların büyük yangınlara dönüşmesinden ölesiye korkuyorlar. Sanatçıların toplum üzerindeki etkisini de bilen gerici iktidar sıkışmışlığını saldırı ile hafifletmeye çalışıyor. Saldırı ile ömrünü uzatacağını sanıyor.

Gerçek sanatçının görevi, zorbaların karşısında onuruyla dimdik durmak ve kaderini işçi ve emekçilerin mücadelesi ile birleştirmektir. Sanatçılar emeğin kızıl bayrağı altında birleşmedikleri sürece ne sanat özgür olabilir ne de sanatçı.

F. Deniz