Proleter sanatın emekçisi; Yılmaz Güney!

Türkiye toplumsal hareketinin en verimli dönemlerinde yaşayan Yılmaz Güney, devrimci harekete de uzak kalmayan ve devrimci mücadeleyi destekleyen bir tutum içerisinde olmuştur. Marksizm’i araştırmış ve bu dünya görüşünü sahiplenerek Türkiye siyasi tarihini de sürekli olarak bu görüş üzerinden değerlendirmeye çalışmıştır.

Bereketli topraklar üzerinde, verimli ovalarda uçsuz bucaksızmış gibi uzanan pamuk tarlalarıyla, sarı, turuncu renkli meyve bahçeleriyle birlikte boy veren yoksulluk ve açlığın içerisinde gözlerini hayata açar Yılmaz Pütün. Adana, Yenice köyünde babası Siverekli bir Zaza, annesi Vartolu bir Kürt olan topraksız, köylü bir ailenin çocuğudur. İlk işi çocukluk çağında ırgatlık yapmak olur. Doğumundan altı yıl sonra 1937’de nüfus cüzdanı çıkartıldığında o dağ taş gezmekte, iş tutmaktadır.

Okul çağı geldiğinde de çobanlık yapmaktan, simit satmaktan, farklı işlerde çalışmaktan geri duramaz; yoksulluk başa beladır. Değil mi ki “ilk suçu yoksulluktur.” Yılmaz okur, liseyi Adana’da bitirir. Açık hava sinemaları, beyaz perde Yılmaz’ın çocuk yaşta ilgisini çekmiştir, ayrıca edebiyata da ilgi duymaktadır. Sinema afişleri taşır, sinema duyuruları yapar, film bobinleri taşır, makinist yardımcılığı yapar. Hayatın içerisinde gördüğü eşitsizlik, adaletsizlik Yılmaz’da haklı bir öfke biriktirmektedir. Zor kırılan meyve çekirdeği anlamındaki soyismi “Pütün” gibi bu acımasız gerçeklikler karşısında bilenmeye, sürekli güçlenmeye çalışır, bunu da var olan gerçekliklere karşı savaşarak yapar. 

18 yaşında yazdığı bir öykü nedeniyle hakkında soruşturma başlatılır. Komünizm propagandası yaptığına kanaat verilir. Bu nedenle üniversite eğitimi için gittiği İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalır ve 1,5 yıl hapislik sonrası 6 ay kalacağı muhafazakarlığıyla ünlü Konya’ya sürgüne gönderilir. Henüz komünizmin ne anlama geldiğini bilmeyen Yılmaz’ın gerçekleri kaleme alması ve var olan eşitsizliğe karşı öfke duyması eşitsizliğin bekçileri tarafından soruşturma, hapis ve sürgünle karşılanmıştır. O, yılmaz ve komünizmin ne olduğunu bulma ve onu anlama yoluna girer.

Devletin “sakıncalı” listelerine alınan ismi nedeniyle yazılarında “Güney” soyadını kullanır.

Yılmaz hayatı boyunca yazdıklarıyla, çektiği filmlerle ve tutumlarıyla gerçekleri anlatmaktan, bunun ötesinde eşitsizliğe karşı savaşmaktan, halkı aydınlatmaktan ve mücadeleye sevk etmekten geri durmaz. Ona göre; “devrimci sanat, halkın yaşamını, halkı ezen sınıf baskılarını, bu baskılara karşı halkın mücadelesini, yeni bir topluma duyduğu özlemleri, ezen sınıflara duyulan kini, nefreti temel almalı, onların devrimci mücadele ruhunu geliştirmeli, halk kahramanlığını, halk için fedakarlık ruhunu derinleştirmeli, olumlu ve olumsuz insan örneklerini karakterize ederek mücadeleyi bütün boyutlarıyla konu edinmelidir. “

Bu nedenle yaşamı hapishanelerde, sürgünlerde geçer. Bütün üretimleri, yazdıkları ona mahkumiyet olarak geri döner. Türkiye’de 25 hapishane gezer, en çok polis defterine imza atar.

Türkiye toplumsal hareketinin en verimli dönemlerinde yaşayan Yılmaz Güney, devrimci harekete de uzak kalmayan ve devrimci mücadeleyi destekleyen bir tutum içerisinde olmuştur. Marksizm’i araştırmış ve bu dünya görüşünü sahiplenerek Türkiye siyasi tarihini de sürekli olarak bu görüş üzerinden değerlendirmeye çalışmıştır. Sanat anlayışı da bu dünya görüşüne dayanır. “Toplumun objektif tanımlanması, sadece eleştirel gerçeklik yeterli değildir. Devrimci sanat, toplumun gelişen güçlerinin sanatıdır, bu güçlerin gelişmesini ve mücadelesini sergilerken, aynı zamanda yol gösterici olmalı... Devrimci sanat, devrim güçlerinin yarına duydukları inancı pekiştirirken, devrimin önündeki zorlukları da objektif olarak belirtmelidir” der Güney.

Yılmaz Güney, özellikle 1970 ve sonrası yaptığı filmlerde toplumsal gerçekliklere dayanan, politik filmler yazmıştır. 1970 yılı yapımlı “Umut” filmi için “Köylümüz darda kaldığında elini havaya açar, havaya bakar, havaya konuşur. Ama ürünü topraktan, toprağı işleyerek, toprağın kahrını çekerek alır. Bitkilerin, ağaçların kökü topraktadır, havada değil. Din kitaplarında, kökü havada olan ağaç resimleri vardır. Oysa asıl dayanağımız kendi toprağımızdadır. Hava havadır. Umut dışta değil, içtedir. Umut kendi toprağımızda ve kendi halkımızdadır” der. Sınıfsal eşitsizlikleri, adaletin zenginden yana olduğunu, köylülüğün çözülürken kapitalist ilişkilerin geliştiğini, işçi sınıfının sahnede belirmeye başlayacağını gösteren Umut filmi, sansür kurulu tarafından yasaklanır.

Yılmaz Güney, 1971 yılında gözaltına alınır ve 3 ay Nevşehir’e sürgüne gönderilir. ‘72’de Türkiye Halk Kurtuluş Partisi üyelerine yardım ve yataklıktan yargılanıp 10 yıl ağır hapisle sürgün cezasına çarptırılır. 1974’te aftan yararlanıp çıkar. Adana’da bir savcının öldürülmesi olayından 19 yıl hapse mahkum edilir, 5 yıl yattıktan sonra 1981 yılında izinli çıktığı Isparta Yarı Açık Hapishanesi’nden yurtdışına kaçar.

Üç yıl boyunca yaşayacağı Fransa’ya gelen Yılmaz Güney burada ‘Duvar’ adlı filmini çeker. En yakından bildiği, tanıdığı hapishaneleri anlatan Yılmaz, Türkiye’nin duvarlarının yıkılması için mücadeleye devam eder.

Proleter sanatın emekçilerinden biri olan Yılmaz Güney 9 Eylül 1984’te Türkiye hapishanelerinden miras mide kanseri nedeniyle yaşamını yitirir. Mezarı Paris’te, Komün savaşçılarının bulunduğu Père Lachaise’de bulunmaktadır.

S. Gül