İZBAN grevi, grev yasağı ve sınıfsal bakış üzerine...

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin (Aziz Kocaoğlu/CHP) ve TCDD’nin (sermaye iktidarı/AKP) grev boyunca süren ortaklığı grev yasağı ile de tescillenmiş oldu. “Grevin ve sendikanın arkasında AKP var” diyenler, bu yasak ile kimin arkasında kimin olduğunun ne kadar farkına varırlar, bilinmez.

İZBAN grevi 1. ayını geride bırakırken, sermayenin demir yumruğu bu kez “Şehir içi hizmeti bozucu niteliği” olduğunu öne sürerek, grevi Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bir gece yarısı yasakladı.

İZBAN grevi sınıf mücadelesinde bir turnusol kağıdı işlevi gördü ve sınıflar arası mücadelede sınıfın bağımsız politikasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. İnsanın insan tarafından sömürüsü üzerine kurulu bu vahşi düzende emeğin korunması mücadelesini hakkı ile verebilmek her şeye iki ayrı sınıf üzerinden bakmayı zorunlu kılıyor. Sınıf mücadelesine sınıflar ayrımı üzerinden bakmayan her anlayış kaybetmeye ve sömürü düzenine hizmet etmeye mahkumdur. İZBAN grevini değerlendirirken de bu sınıfsal ayrım üzerinden bakmak bir mecburiyettir. 

Burada Türk-İş ve Demiryol-İş’in, sendikalı işçilerin, DİSK’in, bir kısım sol kamuoyunun, İzmir’in işçi ve emekçi kitlelerinin grev karşısındaki politik ve pratik tutumları sermaye karşısında ayrı bir sınıf olduğumuzun ne kadar farkında olduklarının ya da olmadıklarının çok açık bir göstergesi oldu.

Grevin başlangıcından itibaren AKP-CHP kutuplaşması bizzat İBB tarafından bilinçli bir politika olarak işlendi. Kendi basın yayın organlarıyla, Kani Beko gibi emek düşmanı milletvekilleriyle, tuttukları sendikal temsilcilikler ve bunun DİSK’e olan yansıması ile grev kırıcılığı anbean yaşamın her alanında kendisini fazlasıyla dışa vurdu. Demiryol-İş’in AKP’nin arka bahçesi olmasından grevin seçim zamanına denk getirilmesine kadar birçok argüman İzmirli emekçilerin algılarının belirleyicisi oldu.

Grev üzerinden ulaşım sorunu yaşayan emekçiler grevcilere o kadar saldırırken, akıllara ulaşım sorununun kaynağının da daha fazla kâr üzerine kurulu kapitalist sistem olduğu gerçeği hiçbir şekilde gelmedi. Bunun yerine;

* Ucuz, mümkünse ücretsiz ulaşım için (ücretsiz olması mümkündür),
* Konforlu ve güvenli bir ulaşım için,
* Zaman açısından emekçiler lehine olan bir ulaşım hakkı için grev ile dayanışmayı büyütecek bir birlikteliğe, dayanışmaya girmek yerine CHP-AKP kutuplaşmasının parçası olundu.

Grev bunca karşı saldırı altındayken Demiryol-İş Sendikası ve grevci işçiler de yaratılan karşı algıyı kıracak, grev ile İzmir’in toplumsal ayağını birleştirecek sınıfsal bir tutum almaktan özenle geri durdular.

Bir ay boyunca grev için edilmeyen laf, hakaret, karalama, yalan ve dolan kalmadı. Böyle bir saldırı dalgası ancak güçlü ve etkin politik-pratik bir mücadele hattı ile kırılabilirdi. Ancak bu mücadele anlayışı Demiryol-İş Sendikası şahsında ne Türk-İş’ten ne de İZBAN’da örgütlü ileri öncü işçilerden geldi.

Kendini Alsancak İstasyonu’na hapseden, dışına çıkamayan, sosyal medya hesapları haricinde bir bilinçlendirme, bilgilendirme faaliyeti olmayan bir grev süreci yaşadık. Otobüslerde, dolmuşlarda, vapurlarda, yani neredeyse her yerde İzmir’in en tartışılır konusu grev iken grevin aktörleri, işçi ve emekçilerin yaşam alanlarına girecek bir politika izleyemediler.

Bu sendikanın bilinçli bir politikası mıdır, bilmiyoruz. Ancak tartışmaların boyutu bu dereceye varmışken, karşıt her sözü politik-pratik bir tutuma çevirmeyip, sosyal medya haberciliği ile süreci kotarmaya çalışmak bir sendikal mücadele biçimi olamaz. Bu suskunluk doğal olarak emekçilerde onlarca soruyu akla getirmektedir. Ve greve de şaibeli bakıp karalama yoluna gitmektedirler. Bu karalama kampanyası için Aziz Kocaoğlu’nun yeterince kalemşoru, yazarı, çizeri vardır. Ancak sokaklar, emekçilerin yaşam alanları sömürüye karşı direnenlere aittir. Hal böyle iken, grev için “Gelin bizi Alsancak’ta ziyaret edin…” demek ya da sosyal medya üzerinden grev ile birlikte sonuna kadar haklı ve meşru talepleri savunmak ve mücadele etmek kazanmak için yeterli değildir.

Eğer İZBAN işçileri “Biz kazanırsak herkes kazanır!” şiarını tüm emekçilere mal etmeyi kararlılıkla savunabilselerdi ve buna uygun bir politika hayata geçirilseydi, grev kırıcılığı toplumsal algıya bu kadar yerleşmezdi.

Bu söylenenler İZBAN işçisi arkadaşlarımızla aramıza mesafe koyabilir. Ancak “dost acı söyler” hatırlatmasını yaparak, grevin sınıfsal anlamına vurgu yapmayı bir sorumluluk sayıyoruz. İZBAN işçisi karşı algıyı kıracak politik-pratik bir mücadele yolunu seçemediği için yasak karşısında da toplumsal bir dayanışma ağını örmesi zordur.

Bir ay boyunca grevin sınıfsal özü tüm emekçi kitlelerle fiili, meşru, pratik, politik bir eylem ile yaşam alanlarında buluşamadığı ve buna uygun bir sendikal öncülük yapılamadığı için, yasak karşısında güçlü bir karşı koyuş örgütleme imkanları da kırılmış oldu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin (Aziz Kocaoğlu/CHP) ve TCDD’nin (sermaye iktidarı/AKP) grev boyunca süren ortaklığı grev yasağı ile de tescillenmiş oldu. “Grevin ve sendikanın arkasında AKP var” diyenler, bu yasak ile kimin arkasında kimin olduğunun ne kadar farkına varırlar, bilinmez. Kesin olan şu ki, Demiryol-İş Sendikası siyasal iktidara ve onun yerli işbirlikçisi İBB’ye karşı tutarlı bir politika izleyebilmiş olsaydı grev yasağı bu kadar sessizlik içerisinde karşılanmazdı.

İzmir’den bir Kızıl Bayrak okuru