Sendika ağalarını korku sarınca…

Olayın bir arbede sonucu mu bilinçli bir şekilde mi gerçekleştiğini bilmiyoruz. Ama şu nokta bizim açımızdan yeterince açık. Patronlardan olduğu gibi sendika ağalarından da bilinçli ve örgütlü bir tutumla hesap sormak gerekiyor. Kişisel tepki ve eylemlerin sonuç üretmekten uzak karakterini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

DİSK Lastik-İş Başkanı Abdullah Karacan’ın Sakarya’da tartıştığı bir fabrika işçisi tarafından öldürülmesi sendikal hareketi derinden sarstı. Adeta dumura uğrayan “sendikacılar” ne olup bittiğini anlama zahmetine bile girmeden taziye mesajlarına başladılar, katil işçiye lanet yağdırdılar. Bu hızla devam ederlerse Abdullah Karacan’ın resmini Kemal Türkler’in yanına asmaya kalkmaları bile işten değil!

Peki, gerçekten o odada ne yaşandı? Cinayeti gerçekleştiren işçi bilinçli bir tutumla mı bu eylemi gerçekleştirdi? Cinayet silahı Lastik-İş Başkanı Abdullah Karacan’ın kendi silahı olduğu oranda üç sendikacının olduğu bir odada işçi Karacan’ın silahını nasıl ele geçirdi? Karacan, işyeri temsilcilik odasına neden belinde silahla gitti?

Sorular çoğaltılabilir. Ancak şu an için tek bir gerçek var ki, bu soruların gerçek yanıtlarını şu an olay sırasında odada olanlar dışında kimse bilmiyor.

Odada yaşananlar bilinmese de, Lastik-İş’i ve Karacan’ı sınıf mücadelesi ile az çok ilgili birçok insan biliyor.

Lastik-İş, DİSK’in genel bilinirliğinin aksine en hafif deyimiyle sağ eğilimli yöneticilerin hâkim olduğu bir sendika. Karacan ise 20 yıl önce Tofaş otomobili ile geldiği sendika başkanlığı koltuğunda saltanat kurmuş bir sendika ağası. Yine, yıllardır sendika yönetiminin baskıcı politikalarına dair basına yansımış birçok işçi mektubu var.

Olayın faili işçi Sedat Uzunlar’ın poliste verdiği ifadeden yansıyanlar ise oldukça çarpıcı. Cumhuriyet gazetesinin verdiği habere göre, Sedat Uzunlar poliste verdiği ifadede sendikacıların yönlendirmesi ile kimi işçilerin işten çıkartıldığını, kendisinin ise çalıştığı bölümün değiştirilmesine karşı çıkmasının ardından kendisini temsilcilik odasına çağırtan Karacan’ın silahını çıkararak mermiyi silahın ağzına verdiğini anlatıyor. Diğer temsilcilerle birlikte Karacan’ın kendisini darp ettiğini, silahın da yaşanan arbede sırasında ateş aldığını iddia ediyor.

Geçmiş dönemlerde sendika tesisinde görüştüğü Karacan’ın kendisine, “Ben mafyayım, bu işler bildiğiniz gibi değil; ben MİT’im!” dediğini ifade ediyor.

Elbette, Sedat Uzunlar’ın polisteki ifadesinin gerçek olup olmadığını bilmek gibi bir şansımız da yok. Ancak bu ifade sendika içinde dönen dolaplar, Karacan’ın patronlarla girdiği kirli ilişki ve daha da vahimi Karacan’ın kişiliği hakkında oldukça çarpıcı iddialar içeriyor.

Bu iddiaların basına yansıdığı saatlerde düzenlenen cenaze töreninde ise DİSK ağaları Abdullah Karacan’ın işçi sınıfına verdiği emek hakkında methiyeler düzüyorlardı.

DİSK yöneticileri Lastik-İş’in yapısından ve Karacan’ın kimliğinden bihaber olamayacağına göre, onları bu olay karşısında böyle davranmaya iten nedir?

Bu neden gayet açıktır; ilerleyen günlerde benzer olayların kendi başlarına gelmesi ihtimalinden duydukları korkudur!

Karacan kadar olmasa da, bugün Türkiye’de sendika yöneticilerinin neredeyse tamamı patronlarla kol kola girmekte, oturdukları koltuktan kalkmamak için her türlü oyunu oynamakta en ufak bir sakınca görmüyorlar. Bu nedenle kimi zaman işçilerin tepkisini çekiyorlar.

Aslında işçi sınıfının içine itildiği kötürümleşmiş koşullarda kendilerinin de çok özel bir payının olduğunu gayet iyi biliyor, özellikle kriz koşulları ile bunalan işçilerin öfkesinin kendilerine yönelmesinden korkuyorlar.

Sendika ağaları koltuk ve can korkusu ile böyle bir tutum alırken sözde sol adına yayın yapan birçok çevre ise DİSK’i savunma yarışına girmiş durumda. Onlar da, olayın iç yüzünü öğrenme gayretine girmeden işçinin bilinçli bir tutumla Karacan’ı “katlettiğini” iddia ediyorlar. Sendika.org, siyasihaber gibi kimi yayın organları olayı daha da kriminalize ediyor, Sedat Uzunlar’ın sosyal medya hesaplarından aldıkları ifadelerle işçinin “ülkücü” kimliğine vurgu yapıyorlar.

Sözde sol değerleri korumak adına bu haberleri yapan çevrelere tam da kendi durdukları yerden sormak gerekiyor. Örneğin olayın faili solcu bir işçi olsaydı, gerçekleşen eylem haklı bir eylem mi olacaktı? Ya da örneğin olay kişisel bir tartışma üzerinden yaşanmış olsaydı işçinin ülkücü kimliğinin burada nasıl bir rolü olacaktı? Ya da yine ülkücü bir işçi benzer bir eylemi sendika başkanına değil de patronuna karşı gerçekleştirseydi olayı nasıl haberleştireceklerdi?

Herkesin bildiği bir gerçek var ki, işçi sınıfı içinden geçtiğimiz dönemde birçok açıdan kötürümleştirilmiş ve bunalıma sürüklenmiş durumda. Örgütlü bir tepki ortaya koyamadığı ya da bu bilinçten yoksun olduğu durumda bazen kendisine, bazen çevresine, bazen de patronuna karşı kişisel eylemler gerçekleştirebiliyor.

Olayın bir arbede sonucu mu bilinçli bir şekilde mi gerçekleştiğini bilmiyoruz. Ama şu nokta bizim açımızdan yeterince açık. Patronlardan olduğu gibi sendika ağalarından da bilinçli ve örgütlü bir tutumla hesap sormak gerekiyor. Kişisel tepki ve eylemlerin sonuç üretmekten uzak karakterini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

Ama olay ne şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin, Karacan gibi karanlık ilişkiler içinde olan işçi düşmanı bir sendika ağasının işçi sınıfına kahraman olarak yutturulmasına da izin vermeyeceğiz.

Bakalım sendika ağaları ve sözde sol değerleri savunan yayınlar olayın iç yüzü açığa çıkmaya başlayınca ne yapacak, nasıl bir tutum alacaklar?

Hep birlikte göreceğiz!

K. Toprak