Sınıf mücadelesi yargılanamaz!

Mücadelenin bir diğer ayağı da tutsak işçiler ve sendikacılarla dayanışmanın örgütlenmesidir. Yarınki saldırılarda işçilerin daha güçlü sahiplenilecekleri korkusu, saldırılara set çekebilir. Kurulan platformlar ve yapılan açıklamalar bugün için sınırlı olsa da, atılan ilk adımlar anlamlıdır. Tutsak işçilerin üzerindeki tecriti kırmak için dayanışmayı büyütmeliyiz. Dayanışma çağrısı esasta sınıf mücadelesine katılım çağrısıdır. Sınıf dayanışması basitçe bir yardımlaşma değil, bir mücadele yönelimidir.

Sermaye devletinin politik olarak yeni bir yönelime girdiği ortaya çıkan sonuçlarla netleşmektedir. Sınıf mücadelesini dizginlemek için bugüne kadar bin bir yolu ve baskı araçlarını kullananlar artık  daha açık bir saldırı dönemi başlatmış bulunuyorlar. 3. havalimanı inşaat işçilerinin tutuklanması ve sendikal faaliyetlerin cezalandırılması (son dönemde TÜMTİS, Birleşik Metal-İş, DEV TEKSTİL sendikaları yönetici ve üyelerine hapis cezaları verildi), bu politikanın bilinçli bir yönelimin ürünü olduğunu gösteriyor. Greif işgaline ve 3. havalimanı inşaatı işçilerinin isyanına karşı açılan iki davanın merkezi aynı yer, Gaziosmanpaşa Adliyesi’ydi. Artık yargı sınıf mücadelesinde aktif bir karşı saldırı mevzisine dönüşmüştür. Gaziosmanpaşa Adliyesi bunun ilk adresi olarak özel bir yerde duruyor.

Sınıf mücadelesi için sınıf saflarında bir arayışın yaşandığı bir evrede böyle bir saldırının gelmesi rastlantı değil. Grevler, işgaller ve fiili mücadeleler, sendikal bürokrasiyi aşma girişimlerinin ortaya çıktığı bir dönemde yeni bir baskı aracı olarak yargı terörü devreye sokuluyor.

Greif işgaline yıllar sonra açılan davayı politik bir mesaj olarak okumak gerekiyor. Greif işgali hem sermayeyi hem de sendikal bürokrasiyi hedef alan, tabandan örgütlenen işçilerin eylemidir. Bu dava üzerinden yeni çıkışlara gözdağı verilmeye çalışılıyor.

İşçilerin mücadelesine yönelik olarak yargı mekanizması elbette bugüne kadar da sermayenin hizmetindeydi fakat bugün saldırı çok daha pervasızca yürütülüyor.

Son yıllarda sınıf devrimcilerini hedef alan, işçi eylemleri vurgulu birçok “terör örgütü” operasyonları yaşandı. 2013’te Kayseri’de Taşeron İşçiliğe Karşı Mücadele Sempozyumu öncesinde işçi derneğini hedef alan operasyondan iki tutuklama çıkmıştı. 2015 Metal Fırtına ve 2016 Renault eylemleri sırasında da MİB operasyonları düzenlenmişti. “Terör örgütü” davaları açılmış, yüzlerce işçi Terörle Mücadele Şubesi’ne ifadeye çağrılmıştı. Geçtiğimiz aylarda bu davalarda Birleşik Metal-İş ve MİB’lilere cezalar verildi. Bunların bildiğimiz “terör” operasyonlarından farkları, bizzat iddianamelerin “işçileri örgütlemek” üzerinden açık vurgular taşımasıydı. Burjuva medyanın genelde “silahlı eylem hazırlığı” gibi hikayelerle vurguladığı operasyonları artık “organize sanayi bölgesinde grev hazırlığı yapıyorlardı” biçiminde veriyorlar. Daha önce sınıf devrimcilerini hedef alan operasyonlar tekil ve özgün gibi görünüyordu. Ama gelinen yerde sermaye devletinin bu adımları planlı bir yönelime konu ettiği görülüyor.

3. havalimanı inşaatında işçilerin isyanı ve ardından yaşanan eylemlere karşı tutuklama terörü, eylemlerin ardından gece baskını, jandarmanın işkence koridoru, şirket otobüsleriyle karakollara taşınma ve aralarında İnşaat-İş yöneticilerinin de olduğu onlarca işçinin tutuklanması... İstanbul’un göbeğinde DİSK Genel Merkezi önünde jandarma tarafından DİSK Dev Yapı-İş Genel Başkanı’nın tutuklanması... Neden polis değil de jandarma operasyon düzenliyor? Bu sorunun yanıtı arandığında, bunun politik bir karar olduğu görülecektir.

Devletin yargı terörünü devreye sokmasına rağmen 3. havalimanı inşaatında işçilerin eylemli tepkilerini sürdürmesi, tutuklamalara rağmen başka eylemlerin açığa çıkması, mücadelenin gelinen yerde baskı ve zor araçlarıyla durdurulmasının o kadar da kolay olmadığını göstermiştir. Sermaye devletini korkutan ve yeni saldırı politikalarına yönelten, bu tür eylemlerin yaygınlaşmasından duyduğu korkudur. Korku duvarları örerek bunun önünü almaya çalışıyorlar.

Greif işgaline açılan davanın tek başına bir yargı süreci olmadığı vurgulanmalıdır. İlk duruşma bu açıdan önemli bir politik kazanımdır. İşçilerin polisteki ifadelerini geri çekmeleri ve eylemi sahiplenmeleri, meşru mücadelenin gücünü öne çıkarmak bakımından çok önemlidir. Geleceğin sınıf mücadeleleri için Greif işgali, sadece geçmiş deneyimiyle değil dava süreciyle de yeniden aktif bir mücadele alanıdır ve bu etkili bir biçimde değerlendirilmelidir. Greif işgaline karşı açılan dava üzerinden yürütülecek politik çalışma sınıfa yönelik yargı saldırılarına anlamlı bir yanıt olacaktır. Elbette mücadele Greif davasına sıkıştırılmamalıdır. Bunun bir başlangıcın ilanı olduğu yerde, yeni dönemin saldırganlığına karşı bir direniş odağı yaratma bakışıyla hareket edilmelidir.

Mahkeme salonları ve adliye önleri eylem alanlarına çevrilebilmelidir. Soma davası gibi katil burjuvalara ceza verilmesi beklenen eylemlerden çıkmanın, dava süreçlerine politik yön kazandırmanın önemi açıktır. Sınıf devrimcileri tersane direnişlerinde kapı önü eyleminin basıncı ve devrimci avukatların politik duruşuyla işe iade davalarını kazanabilmiştir. Bu bilinçle yeni davalara hazırlanmalıyız.

Mücadelenin bir diğer ayağı da tutsak işçiler ve sendikacılarla dayanışmanın örgütlenmesidir. Yarınki saldırılarda işçilerin daha güçlü sahiplenilecekleri korkusu, saldırılara set çekebilir. Kurulan platformlar ve yapılan açıklamalar bugün için sınırlı olsa da, atılan ilk adımlar anlamlıdır. Tutsak işçilerin üzerindeki tecriti kırmak için dayanışmayı büyütmeliyiz. Dayanışma çağrısı esasta sınıf mücadelesine katılım çağrısıdır. Sınıf dayanışması basitçe bir yardımlaşma değil, bir mücadele yönelimidir.

H. Yıldız